Yunanca Prinkipos olarak bilinen Prens Adalarından en güzeli, en büyüğü ve en çok ziyaret edileni olan Büyükada’nın tarihine dair ilk bilgiler 1930 yılında Karacabey mevkiindeki Rum Ortodoks mezarlığı yakınında bulunan ve Büyük İskender’in babası Makedonya kralı II. Filip’e ait altın sikkeleri içeren Büyükada Definesi ile sağlanmaktadır.

Yaklaşık 7 yüz yıl Bizans’ın hapishane ve sürgün yeri olarak kullanılan bölge manastırları ile biliniyor. Adaya taht kavgaları ve siyasi anlaşmazlıklar yüzünden gönderilen yüzlerce devlet görevlisinin işkence gördüğü ve öldürüldüğü bilindiği için bölgenin ürkütücü tarafları da yok değildir.

İstanbul’un fethinden önce 17 Nisan 1453’te Baltaoğlu Süleyman Bey tarafından Osmanlı topraklarına katılan Büyükada’dan önce Kınalıada, Burgazada ve Heybeliada da ele geçirilmiştir. 1908’de II. Abdülhamit bazı devlet görevlilerini buraya yerleştirerek kasabanın gelişmesini sağlamış; konaklar ve yalılar inşa ettirmiştir.

Sürgünlerin ve İşkencelerin Mekanından Tatil Cennetine

Fetihten sonra giderek artan Türk nüfusu ile bölgeye huzur gelmiş ve halk balıkçılıkla geçimini sağlamaya başlamıştır. Manastırların ve camilerin bir arada bulunduğu bu yer huzur merkezi haline getirilmiştir.

1846’da artan yerleşim 1875’te düzenlenen seferlerle daha da artmıştır. Bu tarihlerden sonra bölgeye gelen zengin Türkler köşkler, konaklar ve oteller yaptırmışlardır. 1894’teki depremde ve 1900’lerde gerçekleşen yangınlarda zarar gören ada yararlarını sararak iyice gelişmeye başlamıştır. 1984’te SIT alanı kabul edilen Büyükada Nizam ve Maden Mahalleleri üzerine kurulmuştur.

Dik yokuşların fazlalığı sebebiyle bisiklet ve faytonla ulaşımın sağlandığı bölgede Yorgi ve Hristos Tepesi olmak üzere iki önemli tepe bulunur. Özellikle yaz aylarında ziyaretçi akınına uğrayan Büyükada geçmişi, kültürü ve doğal güzellikleri ile yerli ve yabancı misafirlerini ağırlamaktadır.